Artvin Haberleri
»
Dereler Bursaya Aktı Artvinliler Gereğine Baktı
Bursa Artvin İlçeleri Sosyal Faaliyetleri Dayanışma Derneğinde (AS-DER) 31 Ocak 2010 günü Bursa Barış Manço Kürktür Merkezinde “SUSMA SUSUZ KALMA” HES’ler konulu söyleşi gerçekleştirildi.
Rahmi Dede’nin yöneticiliğini yaptığı panele Prof.Dr.Beyza Üstün, Prof.Dr.İlyas Yılmazer, Av.Bedrettin Kalın ve Av.Mehmet Horuş katıldı.
Dernek başkanı Hüsnü Hakan Özen yaptığı açış konuşmasında, tüm katılımcı ve panelistlere hoş geldin diyerek:
Hüsnü Hakan Özen
Biz Artvin İlçeleri Sosyal Faaliyetleri Dayanışma derneği (As-Der) olarak bugün burada düzenlemiş olduğumuz sempozyumda, amacımız genelde özelleştirmeler, özelde derelerin özelleştirilmelerine karşı bir sivil inisiyatif geliştirmetir. Artvinlilerin yoğun olarak yaşadığı il olarak Bursa’dan tek yürek olarak “sular bizimdir” anlayışından yola çıkarak, sularımız özgürleşene dek Artvin’deki HES’lere karşı mücadelemizi sürdüreceğiz. Diğer derneklerle ortak platform oluşturarak sivil uyanış ve direnişi örgütleyeceğiz. dedi.
Paneli yöneten Rahim Dede ise yaptığı konuşmasında:
Değerli konuklar, sevgili hemşerilerim.
AS-DER’in düzenlemiş olduğu HES’lere karşı “Susma Susuz Kalma” paneline hoş geldiniz.
Rahim Dede
Son yıllarda özelleştirme politikalarını allayıp pullayarak çok güzelmiş gibi gösterenler, önce zarar ediyor diye kendilerinin zarar ettirdikleri kurumları sattılar. Sonra kar eden kurumları da sattılar. Şimdi de derelerimizi sularımızı satıyorlar. Artık bu politikalara dur demek halkımızı bilgilendirmek için AS-DER olarak bu paneli düzenledik. Ülkemizdeki özelleştirmelerde binlerce özelleştirme mağdurları yarattılar. Tekel işçileri bunun son mağdurlarıdır. Tekel işçilerin selamlıyoruz. Yanlarında olduğumuzu bildiriyoruz. Bizlerde HES mağduru olmayacağız. Derelerimizi sularımızı sattırmayacağız.
Değerli konuklar, doğa, çevre bizim yaşam kaynağımız geleceğimizdir. Bir sermayedar, bir kapitalist için ise ham madde deposu para kazanma aracı olarak görülüyor. Çevreciler 12 Aralık Dünya İklim zirvesinde “PAZARLIĞI BIRAKIN, GEZEGENİ KURTARIN” sloganıyla sokağa çıktılar.
Şimdi bizde susmayacağız. Susuz kalmayacağız. Çevreyi, doğayı, çevreyi katlettirmeyeceğiz, sloganıyla mücadeleye başlıyoruz.PANELİSTLERİN KONUŞMALARI:
Prof. Dr.İlyas Yılmazer.
Prof.Dr.İlyas Yılmazer, katılımcıları selamlamasının arkasından yaptığı konuşma ile: “Benim için HES’ler sadece klorofildir.” diyerek sözlerine başladı.
Sayın Yılmazer yaptığı konuşmasında özetle:
Prof.Dr.İlyas Yılmazer
6 Kasım 1938’de Mustafa Kemal öleli 16 gün olmuş, erken seçime gidilmiştir. Ve bu seçimde Menemen katilleri bile meclise sokulmuştur. 1947’de bugün Çini çin yapan kendi ifadeleridir, Köy Enstitüleridir, Halk Eleridir.1947’de Köy Enstitüleri kapatılmıştır. 1949 yılında ise bir mezhebin okulları açılmaya başlanır. Yine 1949 yılında Süleyman Demirel İ.T.Üniversitesini bitirir. Ve apar topar Amerika’ya götürülür. dört yıl sonra döndüğünde DSİ kurulur. Ama bu kuruluş anlayışında Amerika’nın su ilkesi yoktur. Sömürü ilkeleri vardır. Bu ülkenin nasıl yok edileceğinin ilkeleri vardır.Ve başına kim geçmiştir dersiniz? Dört yıllık mühendis Süleyman Demirel!... Bugünkü besleme basın o zaman da vardı. Ve arkasından basın Demirel’i barajlar kıralı olarak ilan etti. Bakın Keban Barajı için 526 yıl sürecek dediler, 1975 yılında sekiz tribünle başladı, 1986’da iki tribüne düştü. Bugün Keban barajının o dolan kısmında ot bile çıkmıyor.
Yüzölçümü bakımından dünyanın 37. ülkesi ama baraj yapımında dünyanın üçüncü ülkesiyiz. Yani ülkemizi katletmekte üçüncü sıradayız. Yani biz 1947 de bağımsızlığını kaybederek sömürge ülke durumuna getirildik. Hatırlasanız bizi “Yat yat uyu, uyu uyu yat” diyerek okutmadılar mı? Dolayısıyla benim ülkemde bilim yoktur. Bilimin olmadığı yerde de film olur.
Baraj enerjisi asla yenilenebilir bir enerji değildir. Her barajın ekonomik ömrü vardır. Diyelim ki bu ömür en fazla 100 yıldır. Peki yüz yıl sonra Anadolu halkı yok mu olacak?
1986’da Özal döneminde ülkenin satışı için start verilir. Ülkenin enerji sorunu yoktur. Sadece kayıpları dünya ortalamasına indirdiğinizde bugün sözünü ettiğiniz HES’lerin kat be kat daha fazla gelir elde edersiniz.
Ülkemiz dünyanın en zengin ülkesidir. Yalnız şunu söylemek istiyorum ki bu satılan mallarımızı geri alma olanağı yoktur. Çünkü tahkim vardır. Dolayısıyla da satılmasına karşı çıkmak gerekir. dedi.ARTVİN’İ SATIYORLAR
Av. Mehmet Horuş:
Bütün bu yaşadığımız süreçle ilgili kilit kavramın özelleştirme olduğunu söylemek istiyorum. Şeklinde başlayan konuşmasını Sayın Horuş özetle şöyle sürdürdü:
Burada satılmak istenen su değil. Artvin’i satıyorlar. 24 Ocak kararlarıyla startı verilen Neo Liberal politikalar, satacak bir şey kalmayınca sıranın sularımıza geldiğini bize hatırlatmış oldular. Bugün burada Bursa’da yaşayan Artvinlilerle deneyimlerimizi paylaşacağız. Ben çevre mücadelesinin halklaştığını düşünüyorum Bugün ülkenin her yanı Bergama olmuştur. Artvin halkı haklarına sahip çıkma ve direnme geleneğinden gelmektedir. Eskiden çevre sorunu börtü böcek mücadelesi olarak algılanırdı. Oysa ki bugünkü ekolojik mücadele 1000 yıldır ezilenlerin vermiş olduğu mücadelesinin 21. Yy.da ki adıdır. Ve Bergama halkı bunun önünü açmıştır. Bergama’ da bütün davaları kazandık Ama madeni engelleyemedik. Biz davalarımızı kazandığımızda, mahkeme kararlarını uygulatamayacağımız bir ülkede yaşadığımızı öğrendik. Çünkü bu ülkede hukukta özelleşti. Türkiye bir Sosyal Hukuk Devleti olmaktan çıkıyor. Şirketler Artvin’de bizden daha ilerideler. Bunu bilelim. Şu anda şirketlerin Artvin’deki işbirlikçilerine dikkat çekmek istiyorum. Bunun için Artvin’i örgütlemek gerekiyor. Çünkü buradaki hesap Artvin’in özelleştirilmesidir, Artvin’in insansızlaştırılmasıdır. Şunu söylemek istiyorum, çevre davalarını avukatlar değil halk kazanır. Bugünden sonra Artvin’in avukatı da, savcıda, hâkimi de Artvin halkıdır. Verilen çevreyle ilgili mücadelenin emek mücadelesiyle birleştirilmesi gerekir. Tekel işçileri sadece 4/C’ye karşı mücadele etmiyor. Tüm ülkemizdeki özelleştirmeye karşı verilen mücadeledir. Ve bu mücadeleleri birleştrimek gerektiğini söyledi.
Prof.Dr.Beyza Üstün
Yıldız Teknik Üniversitesi Çevre Mühendisliği bölümü Öğretim Üyesi
Sorun kapitalizmin bize dayattığı bir sorun olduğunu söyleyen Sayın Üstün özetle şöyle konuştu:
Prof.Dr.Beyza Üstün
Biz sorunları Ankara’da Tekel işçileriyle birlikte olursak çözebiliriz. Biz Artvin’de maden aramacılığına karşı, HES’lere karşı direnen halkla beraber olursak kazanabiliriz diyerek söze başlayan Sayın üstün, dünya su konseyinin iki misyonu olduğunu söyledi. Üstün, bunlardan bir tanesinin su havzalarının özelleştirilmesi, diğerinin ise su hizmetlerinin özelleşmesi olduğunu belirtti. Sayın Üstün olabilecekler, ve olması gerekenler konusunda geniş açıklamalarda bulunarak suyun boşa akmadığını söyleyerek teknik ve bilimsel açıklamalarda bulunarak suyun canlılar üzerindeki önemine dikkat çekti. Mücadele etmemizin en etkin yöntemin halk mücadelesini geliştirmek olduğunu söyleyen Üstün, bunu yapamazsak sonuçta bazılarımızın Orta Asya’dan geldiğimiz gibi, bazılarımız çünkü Anadolu Uygarlıklarından geliyor, buradan hep beraber eğer varsa başka yerlere gitmek zorunda kalacağız dedi.
HESLER VE ÇEVRESEL SORUNLARI
Artvin’den gelen Artvin Barosu eski başkanı ve Yeşil Artvin Derneği Yönetim Kurulu Üyesi Av. Bedrettin Kalın’ın görsel olarak yaptığı detaylı açıklamalarıyla HES’ler ve Çevresel Sorunlar ve Artvin’deki gelişen süreç konusunda şunları söyledi.
Dere tipi HES projeleri esas olarak büyük baraj projelerine, termik santrallere, mobil santrallere, nükleer santrallere göre çevresel etkileri ve zararları daha az olan projeler olarak planlanmaktadır. Bu nedenle gerçekte bir enerji ihtiyacının zorlaması halinde elbette diğerlerine göre öncelikle tercih edilmesi gereken projelerdir. Zaten esas olarak enerji ihtiyacı gelişmiş bütün ülkelerde sadece bir ya da birkaç kaynaktan karşılanmıyor. Ülkeler enerji politikalarını giderek temiz enerji kaynaklarının giderek artacağı şekilde planlıyorlar. Bizim ülkemizde ise süreç uzun vadeli böyle bir enerji politikasına dayanmıyor.
Öyleyse gerçekten bu HES’leri bu ölçüde zorunlu kılan bir enerji ihtiyacı varmıdır? Ülkemiz gerçekten bir enerji darboğazı ile karşı karşıya kalmışmıdır? kısaca bu konuya bakmak gerekmektedir. Yaşanan son küresel krizden önce ilgili bakanlık açıklamalarına göre ülkemizin enerji üretimi enerji ihtiyacının biraz üzerindedir. %5-6 kalkınma hızının sürmesi halinde bu enerji ihtiyacının artacağı ve var olan enerjinin yetmeyeceği ifade ediliyordu. Bunun için ülke bir enerji darboğazı ile karşı karşıya imiş ve çaresiz olarak termik santrallere, nükleer santrallere ve HES’lere mecburmuşuz gibi ifade ediliyordu. Küresel krizden sonra ülkemizi ‘teğet geçen’ kriz %6 küçülmemize neden oldu. Öyle ise enerji ihtiyacının en azından bu dönem için arttığından değil azaldığından söz etmek mümkün. Ancak elbette enerjide dışa bağımlılığı azaltmak ve giderek fosil kaynaklardan temiz enerjiye yönelmek gerekmektedir.
Ama bütün bunlardan önce enerji ihtiyacını ve açığını kapatmanın en ucuz ve zararsız ilk yöntemi enerji tasarrufudur. Resmi kaynaklara göre bu gün enerji aktarım sistemlerinde enerji kaybı %24’lerin üzerinde. Yine özellikle doğu ve güneydoğuda kaçak kullanım oranı %75 oranındadır. Elektriğin bedava kullanılan bir şey olduğu inancı yerleşmiş ve savurganlık ölçüsünde kullanılır hale gelmiştir. Bizim için yaşamsal olan derelerimizden sağlanması planlanan bütün bu HES’lerden beklenen enerji ise var olan toplam enerjinin sadece %0.4’ü kadardır.
Yine bir enerji ihtiyacını karşılamanın daha zararsız yöntemleri vardır. Çok az güneş alan kuzey ülkelerinde bile güneş panelleri bütün yaşam alanlarına girmişken, bu açıdan çok zengin olan ülkemizde güneş panellerinin kullanımı ve teşvik edilmesi sağlanmıyor. Yine rüzgar enerjisi bütün ülkelerde en önemli enerji kaynağı haline gelmişken bizim ülkemizde bir çok başvuru olmasına rağmen izin verilmiyor. Ya da bütün baskılardan sonra sınırlı olarak izin veriliyor. Bu yatırımlar da özel sektör tarafından yapılacağına ve devlet kaynaklarının kullanımı sözkonusu olmayacağına göre bu lisansların verilmemesinin iki sebebi olabilir: ya bu santralleri yapacak yandaş sermaye grubu henüz hazır değildir veya sorun enerji değil derelerdeki suya egemen olma düşüncesidir. Bütün bunlar düşünüldüğünde bu gün yaşanan bu sürecin gerçek bir enerji ihtiyacından kaynaklandığına inanmak güçleşiyor.
Gerçekte ise küresel ısınmaya bağlı su kaynaklarının azalması, suyun hayati önemini artırıyor. Gelecek yüzyılın su savaşlarına sahne olacağı hesaplanıyor. Ülkeler ve sınırlar su kaynaklarına göre bir yerlerde yeniden planlanıyor. Büyük Ortadoğu projeleri yapılıyor, eş başkanları bulunuyor, ülkemizin ‘Türklere bırakılamayacak kadar değerli’ olduğu söyleniyor Bu nedenle Dünya 5.Su Forumu geçen yıl ülkemizde yapılıyor. Dünya Su Forumu esas olarak su kullanım haklarının uluslar arası su tekellerinin eline geçmesinin zeminini hazırlıyor. Süreç bütün dünyada da aynı şekilde gelişiyor, özellikle Latin Amerika ülkelerinde su kullanım hakları tekellerin eline geçtikten sonra yoksul halk çatılarından akan yağmur suyunun bile sahibi olamıyor. Sularını kaybeden Latin Amerika halkları bu gün sularına ancak bir devrimli kavuşabiliyor.
Dünya 5.Su Forumuna hazırlık toplantılarının sonuncusu da Artvin’de yapıldı. Bu toplantılara katılan bizler bütün bu kaygılarımızı dile getirdik. Dile getirilen sorunların bir kısmı sonuç bildirgesine de aktarılabildi. Bu toplantılardaki karşı duruşlar nedeniyle bu toplantı basında “HES ruhsatları pes dedirtti” şeklinde yer aldı. Bu gün HES projelerinde su kullanım hakları 49 yıllığına birilerine veriliyor. Bu durumu sadece bir enerji ihtiyacı ile ilgili düşünmek zor görünüyor. Bu gün Artvin’de 176, Karadeniz’de 600 civarında HES projesi olduğu söyleniyor. Ne yazık ki bu başvurularda projelerin bütün külfetini çeken yöre halkı yoktur.
Bundan daha önemlisi Gazetelerde yayınlanan ilanlarda proje aşamasında, fizibilita aşamasında, inşaat aşamasında veya üretim aşamasında HES’ler satın alınacağı ifade ediliyor. Bu ilanlarda şirket belirtilmiyor. Ancak arandığında büyük sermaye guruplarından birisinin enerji sektörüne girdiği anlaşılıyor. Bu gurubun internet sayfasına girildiğinden ise bu şirketin yarı hissesinin Avusturya’lıların olduğunu görüyoruz. Süreç içinde bütün bu su kaynaklarının bu yabancı tekellerin eline geçeceğini anlamak güç olmasa gerek. Nitekim bu gün şişelenerek önümüze gelen suların büyük çoğunluğu da yabancıların elindedir.ARTVİN’DE YAŞANAN SÜREÇ
Dere tipi HES’ler sorunu ile Artvin halkının karşılaşması çok kısa zaman önce oldu. Artvin halkı esas olarak Çoruh vadisi boyunca büyük baraj projeleri nedeniyle bütün tarım arazilerini, birçok köyünü kaybetmişti. Halen devam eden Deriner projesi ve Şavşat barajları birçok köyümüzü yok edecek. Yusufeli Barajı ile yine birçok köy ve bir ilçemiz yok olacak. Artvin halkı ve ülkemiz bir bütün olarak Çoruh vadisini insanlarıyla, eşsiz doğasıyla, kültürüyle kaybediyor. Ülkemizin enerji ihtiyacı olduğu söylendi ve bizler bunu kabul ettik. Bu yetmiyormuş gibi şimdi derelerimizin tümü elimizden gidiyor.
Yaklaşık 2 yıl önce başlayan bu süreçte birden bire köylerimize birileri geliyor, suları ölçüyor, köylüler ile muhatap olmuyorlar. İzinler alınmış, şantiyeler kuruluyor, ilin yöneticilerinin bile adeta sürece müdahale etme hakları yok. Lisanslar, izinler Ankara’dan alınıyor. Önce büyük bir şaşkınlık yaşadıktan sonra halk yavaş yavaş olayı anlamaya çalışıyor, sularının ellerinden alınacağını görüyorlar ve bundan sonra direniş başlıyor. Meydancıkta kadınlar yolları kesiyor, Aşağı Irmaklar’da köylüler arazilerine şirketleri sokmuyor, Borçka’da halk derelerde nöbet tutuyor. Yaşanan süreç tümüyle bir yağma sürecidir. Bu haliyle halk bu HES’lere karşı olmanın gereğini anlamıştır. Yağmacılar da işin bu kadar kolay olmayacağını anlıyorlar.
Bizler HES’lere niye karşıyız: Öncelikle Artvin Çoruh vadisi ve vadiye bağlı dere yataklarının tümü flora ve fuara ve doğal yaşam alanları açısından eşsiz güzellikte yerlerdir. Meydancıkta Papart ormanları, Şavşat’ta Sahara-Karagöl Milli Parkı, Artvin’de Hatila Milli Parkı, Maçahel’de Ülkemizin Tek Biosfer Rezerv alanı, Yusufelinde Barhal vadisi ve Kaçkarlar bu ilin doğal güzelliklerinin birer kanıtı gibidir. Yapılacak her faaliyet mutlaka çevreye zarar verecektir. Nitekim kanal tipi santrallerde açılacak kanallar, tünel sisteminde de tüneller ve bunlardan çıkan pasaların çevreye vereceği zararlar büyük olacaktır. Yine bu derelerin kenarlarında yerleşim yerleri olup dere suları sulama için kullanılmaktadır. Suyun alınacağı yerler ile bırakılacağı yerler arasında kalan araziler sulanamayacaktır.
Bütüncül Vadi Planlaması yapılmadığından bir vadiye birden çok bazen onlarca santral planlanmaktadır. Bu ise suyun tümüyle dere yatağından alınacağı anlamına gelmektedir. Bu durumda sulanabilir arazilerin tümü susuz kalacak, dere yatağındaki canlı yaşam yok olacaktır. Can suyu denilen şey bir aldatmacadan ibarettir. Bu gün sunulan projelerde can suyu miktarının %10 olacağı ifade ediliyor ve bu kabul edilen Tennant Yöntemine dayandırılıyor. Oysa Tennant Yöntemi %10 miktarını sadece kötü-çok kötü ekolojik durum için kabul ediyor. Bu yöntemin havzadaki ekolojik yapıya göre can suyu önerisi %20, %30 ve %40 olabilmektedir. Yöntemin kabul edilmesine rağmen ilgili bakanlık sadece %10 can suyu miktarını kabul edip daha fazlasını kabul etmemektedir. Derelerdeki su miktarının küresel ısınma ile zaten azaldığı gözlemlenmektedir. Sulama mevsiminde köylerde suların sulama için bile yetmediğini mutlaka hepimiz biliyoruz.
Yapılacak faaliyetin çevresel etkilerini en iyi denetleyecek yöntem ÇED süreci iken önce 50 megavatten az olan santraller ÇED’den muaf tutuluyor. Sonradan ÇED Yönetmeliğinde yapılan bir değişiklik ile bu santraller ÇED sürecine tabi kılınıyor. Ancak bu gün yaşanan süreçte 0.5 megavatın üzerindeki bütün santraller ÇED’e tabi olmakla birlikte ilgili Müdürlük ÇED Gerekli Değildir kararı verebiliyor. Santrallerin tümünün ÇED’e tabi olması bir kazanım olmakla birlikte, halen havza planlanması konusunda somut adımlar atılmış değildir. En önemli sorunlardan birisi budur. Ancak sürmekte olan davalarda yapılan keşifler ve sunulan bilirkişi raporlarında bütüncül havza planlamasının bir zorunluluk olduğu yer almaya başlamıştır. Bağımsız yargı ve adalet duygusu mutlaka bu konuda yol gösterecek ve doğru yolu açacaktır.
Yapılacak mücadeleler yeni örgütlenme biçimleri de yaratıyor. Geçen yıldan bu yana süren çalışmalar sonucunda 16-17 Ocak 2010’da Rize İkizdere’de bütün Türkiye’den gelen yaklaşık 200 sivil toplum kuruluşunu temsil eden 300 kişi “Türkiye Su Meclisi’ni kurmuş bulunuyor. Su Meclisi iki gün süren çalışmaları sonucu “Su Manifesto”sunu yayınlamış, bu manifesto bütün basında yer almıştır. Türkiye Su Meclisi ayrıca önümüzdeki dönemde görev yapacak 9 kişilik bir Yürütme Kurulunu da seçmiş ve çalışmaya başlamıştır. Bütün derelerde örgütlenmeler bağımsız olarak sürmekle birlikte bu örgütlere güç veren, yol gösteren, yardım eden ve özellikle bir su kanununun hazırlanmasına öncülük edecek bir su meclisi hepimize heyecan veriyor.
Su yaşam kaynağımız, hayat damarlarımız olarak mutlaka sahip çıkmamız gereken en temel ihtiyacımızdır. Su geleceğimiz ve hiçbir ayrım gözetmeksizin bizleri bağlayan kutsal bir varlıktır ve mutlaka korunmalıdır. Ülkemizin bütün yurtseverleri sularına sahip çıkma kararlılığını göstermeye başlamışlardır. Yaşamı savunanlar mutlaka kazanacaklardır.İZLENİMLER:
KÖPEKSİZ KOY BULDULAR DEĞNEKSİZ GEZİYORLAR
*Yaşlı bir hanıma konu ile ilgili görüşünü sorduğumda:
“Oğulcan, köpeksiz köy buldular, değneksiz geziyorlar. Memleket ki bunlara kadı, bunlarda babalarının malı gibi satıyorlar. dedi.
*Özellikle kadınların katılımının ciddi boyutta olması, kadınlarında ağırlıkta 50 yaş üzeri olmaları dikkat çekiciydi.
*Uzun süren konuşmalara rağmen, panelistlerin konuşmaları tamamlanmadan, bir tek izleyici salonu terk etmeyerek ilgi ve heyecanla izlemiş olmalarıydı.
*Panelin bir başka etkinliği ise: koridorda, Sularımız özgürleşene kadar mücadelemiz devam edecektir.
Başlıklı imza standının açılmış olmasına rağmen, imza kampanyası tanıtımı yeterince yapılmadığı için kampanya izleyicilerden gereken ilgiyi görmedi.
*Prof.Dr. İlyas Yılmazer, konuşurken zaman zaman salonda duygusal anlar yaşandı. Bazen duygularına hakim olamayan bazı izleyicilerin iktidara yönelik bireysel çıkışları dikkat çekti.
*Her konuşmacı mutlaka Tekel işçileri direnişine gönderme yaptı. Tekel işçilerinden her söz edişte izleyicilerden büyük alkış alırken, izleyicilerden öğretmen emeklisi Osman Kılıç, ben bir emekli olarak cebimdeki 100.00 lirayı Tekel İşçilerine gönderdim. Lütfen sizlerde destek olun.” diye bağırması dikkat çekti,.
*Panele yaklaşık 650 kişi katıldı.
*Bir başka çok dikkat çekici nokta ise: katılımcıların her sınıf ve her kesimden izleyicilerin konu Artvin ve HES’ler olunca, bir araya gelerek tek bir yürek olmayı başarmış olmalarıydı.Hazırlayan : Rasim Yılmaz
Fotoğraf : Rasim Yılmaz
Ekleyen :
Artvin.biz Web Takımı
Eklenme Tarihi :
4 Şubat 2010 Prş Saat: 07:56:31
Okunma :
372
Çok Okunan Haberler
Son Eklenen Haberler
Bu Haberi Arkadaşıma Gönder
Haber Metnini Yazdırın

