Artvin Köşe Yazıları
»Kaçakçının Oğlu
Size gerçek bir kaçakçılık öyküsü anlatacağım. Abartmadan, şişirmeden, olduğu, yaşandığı gibi… Olay çiftçilik ve hayvancılıkla geçinmeye çalışan yoksul bir coğrafyanın bir köyünde geçiyor. Bu köyde herkesin beş on, elli kadar koyunu birkaç ineği vardır. Arazi verimsizdir. Kışlık odunlarını çoğu zaman kendi sınırları içindeki ormanlardan bile kaçak olarak temin etmekte idiler. Budanmış ağaç dalları, kesilmiş tomrukların kurumuş uçları ve yarısı topraktan kazmayla kazılarak çıkarılan yarı çürük kütükleri bile kaçak olarak temin etmek zorunda kalırlardı. Bu yüzden her ailenin askerlik anıları gibi bitmez tükenmez orman kaçakçılığı anıları vardır. Ormancılarla çok kez karşılaşmışlardır. Balta, ip ve zincirlerini defalarca ormancılara kaptırmak zorunda kalmışlardır. Orman davaları için yıllarca mahkeme yollarında zaman harcamışlardır. Hatta öküzlerinin bile suç aleti olarak ellerinden alınarak satışa sunulduğu çok olmuştur. Ancak bu kaçakçılık para getirmez. Ev ahır samanlık yapmak ve yakacak ihtiyacını karşılamak için yapılan kaçakçılıktır. Bütün tehlikelerine rağmen bu kaçakçılıktan vazgeçilmez. Yaşayacaksan yapmak zorundasın. Hayat bunu dayatıyor.
Ekilen buğday arpa mısır gibi ürünler de zamanın koşullarında ihtiyacı karşılamıyor. Aileler çok çocukludur. Köydeki her ailenin üç beş, altı yedi kadar çocuğu vardır. Geçim zordur. Her aile mutlaka var olanın dışında ek gelir temin etmek zorundadır. O ek gelir de birçok aile tarafından her türlü tehlikeyi göze alarak tütün kaçakçılığı ile karşılanmaktadır.
Bu köy Yalınızçam Dağları üzerinden Ardahan’a komşudur. Ardahan da çok tütün içilmektedir. O yüzden tütün orada iyi para eder. Ardahan coğrafyasında tütün yetişmediğinden sözü edilen köy halkı için iyi bir pazar özelliği taşır. Ekonomik bir avantajdır. Köylüler kendi yörelerinde ucuza elde ettikleri tütünleri büyük tehlikeleri göze alarak Ardahan’a götürüp o yöreye göre hatırı sayılacak paralar kazanırlar.
Kaçakçılığa genellikle güz mevsimi daha uygundur. Ne var ki tütün kolcularına yakalanma riski bu mevsimde çok fazladır. Kışın ise çok zor ama yakalanma tehlikesi daha azdır. Bu yüzden çok zorunlu değilse kış mevsimi tercih edilir. Ancak bu mevsimin de zaman, zaman hayati tehlikesi çoktur. Örneğin Yalınızçam Dağlarında donma tehlikesi geçirip ellerini, ayaklarını hatta hayatlarını kaybedenler çok olmuştur. Ama ne yaparsın bu tehlike bilindiği halde bu işin yapılma zorunluluğu vardır. Çünkü yoksulluk var. İhtiyaç çoktur. Buraya kadar yazdıklarım yöre halkından hemen herkes tarafından bilinenlerdir. Ben bizzat kaçakçılık yaparak hapis yatmış birisi ile röportaj yaparak birinci ağızdan bu kaçakçılığın ayrıntılarını öğrenmek istedim. Çünkü kendimce nedenlerim vardı.
-Amca;
Bize bin dokuz yüz elli beş altmışlı yıllarda yaptığınız tütün kaçakçılığını ayrıntıları ile anlatmak ister misiniz? Geleceğe bir belge olarak kalsın istiyorum. Kabul eder misin?
- Anlatayım;
Bizim ilçenin köylerinde TEKEL aracılığı ile tütün ekilirdi. Üretilen tütünler tütün eksperleri tarafından incelenir belirlenen kalite ve oranda tütünü tekel alır. Düşük kalite ve üretim fazlası üreticinin elinde kalırdı. Bazen de üreticilerden bazıları devletin verdiği oranının üstünde kaçak olarak üretim yaparlardı. Tabii ki amaç bellidir. İşte o tütünleri üreticiden ucuza alıp Ardahan’da pahalıya satıp iyi denecek paralar kazanırdık. Ama tehlikesi de çoktu. Çünkü şimdiki orman muhafaza memurları gibi o zamanda tütün kolcuları denen devlet görevlileri vardı. Devlet zarar etmesin diye bu işin kaçakçılığına izin vermezdi. Yakalananların atları satılır tütünlerine de el konur, hapis cezası ile cezalandırılırlardı.
- Sizin tütün kaçakçılığından yakalanıp hapis yattığınız doğru mudur?
- Evet doğrudur.
Bir güz mevsimiydi. Soğuk günler başlamıştı. Kolcuların başka bir bölgede oldukları duyumunu aldık. Bir gece köyümüzden birisiyle komşu köye giderek iki at yükü tütün aldık. Tabii bu iş hep gece yapılırdı. Yol gece alınır gündüzün uyunurdu. Tütünleri köyümüzün hemen bitişiğindeki ormanda sakladık. Kamufle ettik. Akşam güneş indikten sonra atlarımızı alarak ormana tütünlerin yanına gittik. Tütünleri atlarımıza yükledik. Daha beş dakikalık yol almamıştık ki alaca karanlıkta kolcuları fark ettik. Şikâyet edildiğimizi anladık. Hemen atları bırakarak kaçtık. Kolcular atlarımızı alarak köy muhtarına yedi yemine teslim ediyorlar. Sabahleyin de kalkarak atları köyde bırakıyorlar. Amaç atlar kiminse onun kapısına gidecekler. Böylece kaçakçılar tespit edilmiş olacaktı. Nihayet benim atım bizim kapıya diğer arkadaşın atı da kendilerin kapsına gitmişti. İstenen tespit yapıldığı içinde kaçacak, inkâr edecek durum kalmamıştı. Atlarımız ve tütünlerimize el konuldu. Atlar satıldı. Mahkeme bizi altışar aya mahkûm etti. parasını ödediğimiz tütünler satıldı. Bir miktar da para cezasına çarptırıldık. Altı ay yattık çıktık.
- Hapisten çıkar çıkmaz yeniden kaçakçılık yaptığınız söylenirdi. Bu nasıl cesaret? Neden böyle bir tehlikeyi göze aldınız?
-Evet doğrudur. Cezaevinden çıktım. Altı ay evde yokum. Para yok. İhtiyaç çok. Eldeki paraya devlet el koymuş. Atım ve tütünlerim de satılmış. Bizim yörede o zaman atı ve öküzü olmayan aile düşünülemezdi. Çaresizim. Tütün kaçakçılığının da tam mevsimi… Ne yapıp edip yeniden bir at sahibi olmam bir miktar para kazanmam gerekiyordu. Tehlikeyi bir kez daha göze almalıydım. Ya herrü, ya merrü… Aldım da…
- At olmadan bu kaçakçılık yapılamazmış?
Kayınpederim bizim köylüydü. Kaçakçılık yapmak için atını istesem vermezdi. Tabii ki atı esirgemekten daha çok işin tehlikesi önemliydi. Hem benim tekrar yakalanıp hapse atılmam hem de atın satılması söz konusu olabilirdi. Hapisten daha yeni çıktığım için bu tehlikeyi ikinci kez göze almak herkesin harcı olamazdı. Yeniden yakalanmam benim için tam anlamıyla yıkım olurdu. Hem benim cezam bitmez hem ailem çocuklarım ortada sersefil kalırdı. Kaldı ki kayınpederlerime de altlarından kalkamayacakları bir zarar vermiş olacaktım. Zaten evden de kimse müsaade etmezdi. Hırslı bir insandım.
Bu işi yapmalıydım. Ancak herkesten gizli olarak yapmalıydım. Büyük bir risk daha almalıydım. Bir gece yarısı herkes uykudayken evden çıktım. Kayın pederlerin ahırından atlarını çaldım. Ve yola çıktım. Ne evden ne de köyden hiç kimsenin haberi yok.
Sabahleyin kayınpederim ahıra gittiğinde atın çalındığını görüyor. Bizim eve gelerek kızına yani eşime ahırdan atın çalındığını söylüyor. Damada söyle de gelsin atı arayalım diyor. O da damadının da kayıp olduğunu evden ne zaman nasıl çıktığından haberi olmadığını söyleyince işin rengi fark edilmeye başlıyor. Olayı kimseye açmamaya karar veriyorlar.
- Peki, bu bir deli cesareti değil mi? Kaç insan buna cesaret edebilirdi ki?
- Evet öyle… Ama o kaçakçılıktan kazandığım parayla bir at satın aldım. O kadar tatlı para kazandırıyordu. Sen olsaydın yapmaz mıydın? Çünkü sadece ihtiyaç için olmazsa olmaz için yapmak zorundasın.
- Birinci de yani yakalandığımda köyde arkadaşım vardı. İkinci tehlikeli seferde tek başımaydım.
- İşte o adam benim babam… Ben de o kaçakçının oğluyum.
- 04.01.2012
*****Not; * 12 * genci PKK tarafından 38 genci de devletin güvenlik güçleri tarafından öldürülen Uludere Kaçakçılarının Ve köylülerinin ikinci kez aynı yerde kaçakçılığa kalkışmaları beni çocukluğumdan bu yana dinlediğim ve yaşadığım anılarıma götürdü. Beni bu yazıyı yazmaya zorladı.
Agop’un ya da Merdo’nun bir şehit anasının acısını yok sayması o annenin acısını ortadan kaldırmaz. Acının dili dini milliyeti ırkı yoktur. Kolu kırılan herkesin acı duyduğunu anlamak basit bir gerçekliktir. Mehmet’in Ya da Yılmaz’ın Kürdün acısını yok sayması ona bahaneler uydurması da onların acılarını ortadan kaldırmaz.
Temel ilke insan olmak bütün acıları hissedebilmektir. Ohlanmak ilkelliktir. Çözüm aramak insanlıktır. Uğur Mumcuya da yüreğim yanmıştı. İstanbul’a gittim taziye defterine duygularımı yazdım. Hirant Dink’e de vicdanım sızladı. Acı çektim.
ölen asker içinde her hangi bir insan içinde acı duyarım.
Bu arada internet sitelerinde düzeysizce ve ahlaksızca yorumlara rastladıkça insan insanlığından utanıyor. Biz bu muyuz? İnsan denilen yaratık bu mu diye sormadan edmiyor.
*****Ben beni bileli güney doğu sınır köylerinde kaçakçılık yapılmaktadır. Belki de cumhuriyet kurulduğundan bu yana devam etmektedir. İran, Suriye ve ırak gibi ülkelere kaçak gidip gelerek ek gelir temin etmek için çok sayıda insan sınır boylarında kurşunlanarak öldürülmüştür. Bu doğrultuda çok haber dinledik. Çok haber okuduk. Bu yüzden hemen bütün sınır boylarımız mayın tarlası haline getirilmiştir.
Buna rağmen kaçakçığın önü alınamamıştır. Çünkü bölgede yaşamın bir parçasıdır kaçakçılık… Tabii ki görmezlikten gelinenler, ufak tefek rüşvet vererek paçayı kurtaranlarında olduğunu da yine gazetelerden okumuş, yöre insanlarından dinlediğimiz olmuştur. Ne var ki Uludere’de ki olay kadar acı ve vahim olanını şimdiye kadar hiç işitmemiştik.
12 evladı PKK’ tarafında öldürülen bu ailelerin 35 gencinin de devlet güvenlik güçleri tarafından öldürülmesi dayanılacak bir acı mıdır? Katır sırtındaki bidonlarla petrol getirip büyük paralar kazandıklarını iddia etmek hangi vicdan ölçüleri içinde ele alınabilir? Tekrar ediyorum; Biraz vicdan, biraz ahlak, biraz duygudaşlık… Ben de vicdanı sızlayan milyonlarca insanlardan biri olarak olaya dokunmadan edemedim. Hayatın gerçeklikleri üzerinden bir karşılaştırma yapmaya çalıştım. Tıpa tıp uymasa da… Bu topraklarda insanca yaşamanın yolu * insan olmaktan * geçer. Vicdanları kararmış kömürleşmiş olanlara sözümüz yok.
Necat BAYRAKTAR
Yazar :Necat BAYRAKTAR Yayım Tarihi :25 Ocak 2012 ÇrşOkunma :616
Son Yorum Yapılan Köşe Yazıları



Sayfa Başı